06-19-2007 11:12 PM

Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum
yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne
de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü
başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın
evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar
benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi
kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı
söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir
dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı
hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu
yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin
bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle
zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu
hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep
buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu
demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...

Saat beş,
karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve
sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani,
kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım
taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün
de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska
atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz
tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum
sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine
her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine
mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk
makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni
böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde
duymak...

II

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda,
bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve
saire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde
pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
suyu donmayan
testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her gün
öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek,
ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer
duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
dışarda akşam
olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saati budur
asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa
baharda ram eder kendine içerdeki adamı
hürriyet denen ifrit...
Bu
bittecrübe sabit, karıcığım,
bittecrübe sabit...

III

Bugün
pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa
gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna
şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım
sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne
hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

NAZIM HİKMET
0 Comments



Zoints Social Network